Super User
Kira Sözleşmesi Nasıl Doldurulur? Kira Sözleşmesi Hazırlarken Dikkat Edilecek Hususlar Nelerdir?
Kira sözleşmesi, ciddi sonuçlar doğurabilmekte ve bu sonuçlar neticesinde, kiracı ile kiraya veren arasındaki uyuşmazlık mahkemeye taşınmaktadır. Bu sebeple, kira sözleşmesi imzalarken veya hazırlarken o kira sözleşmesinin güncel mevzuata aykırılık teşkil edip etmediğine ve gerçekleri yansıtıp yansıtmadığına bakmak gerekmektedir. Aksi halde, dikkat edilmeden hazırlanan veya imzalanan kira sözleşmesinin önemli sonuçları olabilmektedir.
Kira sözleşmesi hazırlanırken “önleyici hukuk” ilkesine dayanarak çalışmalar sürdürmekte fayda olacaktır. Güncel mevzuata ve içtihatlara istinaden hazırlanan kira sözleşmesi, kiracı ile kiraya verenin ileride yaşayabileceği muhtemel birçok uyuşmazlığın önüne geçmektedir. Şimdi gelelim, kira sözleşmesinin nasıl doldurulması gerektiğine ve dikkat edilecek olan hususlara.
- Kira sözleşmesine geçilmeden önce, kiraya veren kişi, kiralananın maliki mi tespit edilmelidir. Bu hususu, tapu kayıtlarından bakmak suretiyle tespit edebilmeniz mümkündür.
- Kira sözleşmesinde, kiralananın özelliklerini ayrıntılı, net ve anlaşılır bir şekilde yazmanız gerekmektedir. Bu özellikler, eklentileri, sınırları vb. olduğu gibi kiralananın içerisinde bulunan demirbaşları ya da eşyaları da kapsamaktadır.
- Kira sözleşmesine kiracı ile kiraya verenin ad/soyadları, güncel adresleri, T.C. Kimlik numaraları gibi genel bilgileri yazılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, yazılan adresler tarafların tebligat adresleri olacak olup adresini değiştiren taraf, diğer tarafa (taraflar arasında bu yönde bir madde kararlaştırmışlar ise) yazılı surette bu değişikliği bildirmezse kira sözleşmesine yazılmış olan adres esas alınacak ve muhatabına tebligat yapılmış gibi sonuç doğuracaktır. Dolayısıyla, taraf adreslerinin doğru yazılması önem arz etmektedir.
- Kira bedelinin taraflarca kararlaştırılmış ve bu hususun madde olarak kira sözleşmesinde düzenlenmesi lazımdır. Kira bedelinin ödeneceği tarih veya tarih aralığı, zorunlu olmamakla birlikte saat sınırı, artışın ne şekilde gerçekleşeceği, kira bedelinin ödenmemesi durumunda herhangi bir gecikme faizinin olup olmayacağı ve olacak ise ne kadar olacağı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun ilgili maddeleri de gözetilerek belirlenmeli ve kira sözleşmesinde açıkça yazılmalıdır.
- Kiralananın, kiracıya teslim edildiği andaki durumu belirtilmelidir. Örnek vermek gerekirse, kiralananın duvarlarının boyalı/boyasız olduğu hususu yazılabilir. Demirbaşların da tek tek yazılması ileride bir sıkıntı ile karşılaşmamak adına önemli olmaktadır. Demirbaşların ayrıntılı olarak yazılmaması, doğabilecek uyuşmazlıklarda ilgili kanun maddelerinin kiracı lehine yorumlanmasının önüne geçecektir.
- Kira sözleşmesinin tarihi ile kira başlangıç tarihi karıştırılmamalıdır. Sözleşmede tarihi ile kira başlangıç tarihi aynı olacağı gibi farklı da olabilmektedir. Kira döneminin yenileneceği tarih, sona ereceği tarih, bazı durumlarda öngörülen ihbar zamanları gibi şartlar taraflarca kararlaştırılabilmektedir.
- Kiraya verenin kira sözleşmesinde, kiracının ödemekle yükümlü olduğu kira bedeli dışında bina aidatı, elektrik, su, doğalgaz, çevre temizlik vergisi gibi kullanımdan kaynaklanan sair giderleri de yazmalıdır. Kiracının, kiralananı teslim aldığı tarihten itibaren kısa bir süre içerisinde elektrik, su, doğalgaz ve telefon aboneliklerini devralması gerekmektedir. Bu hususun kira sözleşmesinde kararlaştırılmasında, kiraya verenin haklarına zarar gelmemesi adına fayda olmaktadır.
- Kiraya veren, kiralananın alt kiraya verilmesini istemiyorsa bu durumu bir madde olarak kira sözleşmesinde hüküm altına almalıdır. Aksi halde kiracı, kiralananı alt kiraya verebilmektedir.
- Kira sözleşmesinde hüküm altına alınması gereken önemli bir başka madde ise, feshin ne şekilde gerçekleşeceğidir. Fesih ihbarının yapılma şekli ve süresi taraflarca kararlaştırılabilmektedir. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken husus, hüküm altına alınan maddelerin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu maddelerine ters düşmeyecek olmasıdır.
- Zorunlu olmamak ile birlikte taraflar, yetkili mahkemeyi, mücbir sebep hallerini vb. hükümleri kararlaştırabilmektedirler.
- Kira sözleşmelerine kefil eklenebilmektedir. Eğer kira sözleşmesi yapıyorsanız ve kefil ekliyorsanız; kefilin ad/soyadı, güncel adresi, telefon numarası, T.C. Kimlik numarası, sorumlu olduğu bedeli, hangi hallerde kefile başvurulacağını gibi hususları ayrıntılı olarak kararlaştırılmalı ve imzalatmalısınız.
- Yine 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ilgili maddelerinden yola çıkarak kiracı ile kiraya verenin haklarını ve sorumluluklarını belirtmenizde fayda bulunmaktadır.
- Kira sözleşmesi, taraf sayısına göre kopyalanmalıdır. Örnek vermek gerekirse, bir kiraya verenin ve bir kiracının bulunduğu durumda taraf sayısı gözetilerek iki nüsha düzenlenmesinde fayda bulunmaktadır.
- Kira sözleşmesinin sonuna ek olarak, kiraya veren ile kiracının kimlik fotokopilerinin koyulması yararlı olmaktadır.
Belirtmek gerekir ki, kira sözleşmesinde kararlaştırılmış fakat ilgili kanuna aykırılık teşkil eden maddeler, hiç kararlaştırılmamış sayılmakta ve kiracı lehine yorumlanmaktadır. Bu sebeple, kira sözleşmesi hazırlarken veya imzalarken bir avukattan hukuki destek almak çok önemlidir. Kira sözleşmesi hazırlamak ve hazırlanan kira sözleşmesinin imzalanması akabinde takibini yapmak, tahliye süreçlerini iyi yönetmek ve sözleşmeye aykırılık durumunda derhal müdahale edebilmek için hukuki yardım alma gerekliliği su götürmez bir gerçektir.
Av. Merve Sena BOĞA
İşe İade Davası Nedir Ve Hangi Şartların Varlığı Halinde Bu Dava Açılabilmektedir?
İşe iade davası 4857 sayılı İş Kanunu’nda düzenlenmiş olup işçiye, iş sözleşmesinin haksız ve geçerli bir sebebe dayanmadan işveren tarafından feshi halinde bir güvence maddesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İşçi ile işveren arasında akdedilen iş sözleşmesinin geçersiz ve/veya haksız bir nedenle işveren tarafından feshi halinde, işçinin birtakım hakları bulunmaktadır. Bu haklardan birisi ise, işe iade olarak İş Kanunu’nda düzenlenmektedir. İşe iade davasının, işçi lehine sonuçlanması halinde feshedilen iş sözleşmesi geriye dönük olarak sonuç doğurmakta ve işçi, fesih bildirimi yapıldığı tarihten itibaren söz konusu işyerinde çalışmaya devam ediyormuş gibi muamele görmektedir. İşçi tarafından açılan işe iade davasının reddedilmesi ise ancak ve ancak işverenin iş sözleşmesi feshini haklı ve geçerli bir sebebe dayanarak yaptığını ispatlaması halinde söz konusu olacaktır.
İşçinin, işe iade davası açabilmesi için öngörülen şartlar nelerdir?
İşçinin, işe iade davası açabilmesi için 4857 sayılı İş Kanunu’nda düzenlenmiş olan birtakım şartların varlığı gerekmektedir. Bu şartlar;
- İşçinin, İş Kanunu kapsamında çalışan bir işçi yani işçi statüsünde olması gerekmektedir. Bahsi geçen kanunda, işçi statüsünde sayılmayan (stajyer, çırak vb.) kişiler işe iade davası açamayacaktır.
- İşçinin, işveren ile belirsiz süreli sözleşme yapmış olması işe iade davasını açabilmenin ön koşullarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. 4857 sayılı kanunun 11. maddesinde belirsiz süreli iş sözleşmesinin tanımı yapılmış olup “İş ilişkisinin bir süreye bağlı olarak yapılmadığı halde sözleşme belirsiz süreli sayılır.” denilmiştir. Ancak önemle belirtmek gerekir ki, Yargıtay uygulamalarına bakıldığında bazı belirli süreli sözleşmeler, belirsiz süreli sözleşme gibi muamele görmektedir. Bunun sebebi ise, belirli süreli sözleşmenin hangi tarih aralığında yapıldığından ziyade bu sürenin neden kararlaştırıldığı veya hangi yasal nedene dayandığı gibi hususların belirtilmemiş olmasından kaynaklı olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, gerekçesi ve objektif nedeni belirtilmeden akdedilen belirli süreli sözleşmeler de belirsiz süreli sözleşme gibi işlem görmektedir. Buna örnek verecek olursak; özel okulda çalışmakta olan öğretmenlerin sözleşmeleri bir yıl süreli olarak yapılmaktadır. Yasa gereği zorunluluk bulunan bu hususta, özel okullarda öğretmenlik yapan işçiler ile belirsiz süreli sözleşme akdedilmesi hukuka aykırılık teşkil etmektedir. Özel okullarda çalışmakta olan işçinin, işe iade davası açması için belirsiz süreli sözleşme olması şartı karşılanmamakta olup İçtihatı Birleştirme Kararında da, yasal zorunluluk gereği belirli süreli sözleşmeleri olan kimselerin işe iade davası açması halinde lehe sonuçlanmayacağı belirtilmiştir.
- İşçi ile işveren arasında akdedilen iş sözleşmesinin işveren tarafından feshedilmiş olması şartı sağlanmalıdır. İşe iade davası, işçiye güvence olarak getirilmiş bir haktır. İşçinin kendisini, işverenine karşı güvende hissetmesini ve kanunen de işverene karşı korumasız kalmamasını sağlamaktadır. İşveren tarafından yapılmayan fesihlerde (işçinin tek taraflı olarak iş sözleşmesini feshetmesi, ikale (tarafların anlaşarak ve menfaat dengesini gözeterek iş sözleşmesini karşılıklı sona erdirme iradelerini yazılı olarak açıklamaları), istifa vb.) işçinin işe iade davası açmaya hakkı olmayacaktır. Ancak, istifanın ve/veya ikalenin baskı, tehdit gibi hileli yollarla yapılması, işçiye mobbing uygulandıktan sonra bu metinleri imzalamaya zorlanması halinde de, işçi baskı altında istifayı veya ikaleyi imzaladığını ispatladığı takdirde işe iade davasında lehe sonuç alabilecektir.
- İşçinin işe iade davası açabilmesinin bir diğer şartı ise, işyerinde en az 30 kişinin çalışıyor olmasıdır. İşçinin işe iade davası açabilmesi için fesih tarihi itibariyle işyerinde en az 30 kişinin çalışıyor olması gerekmektedir. Sayıya dahil edilecek kişilerin, 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında işçi statüsünde bulunması gerekmektedir. İşyerinde çalışmakta olan işçi sayısının hesabı yapılırken, şubesi varsa oradaki işçilerinde sayıya dahil edilmesi gerekmektedir. Yurtdışı merkezli faaliyet gösteren bir işyerinin ise, Türkiye’de şubeleri bulunması halinde işçi sayısı hesabı yine aynı şekilde yapılacaktır. İşçi sayısı hesabında, ikame işçilerin hesaba katılmayacağı hususunun da hatırlatılmasında fayda olacaktır.
- İşe iade davasında işçinin kıdeminin ne kadar olduğu gözetilmektedir. İşçinin işbu davayı açabilmesi için en az 6 aylık kıdeme sahip olması beklenmektedir. En az 6 aylık kıdeme sahip olmayan işçi, işe iade davası açamayacaktır. Kıdem süresinin hesaplanmasında 4857 sayılı İş Kanunu’nun 66. maddesi dikkate alınmalı ve hesaplama, kanunda gözetilen hususlar nazarında yapılmalıdır. İşçi ve işveren arasında akdedilen iş sözleşmesinin başladığı tarih itibariyle bu hesaplama doğru sonuç verecek olup işçi kayıt dışı çalıştığını ve bu çalışmanın kıdem hesabında olması gerektiğini belirtiyorsa hizmet tespit davası yoluna da gidebilmektedir.
Çalışma süresinden sayılan haller
Madde 66 - Aşağıdaki süreler işçinin günlük çalışma sürelerinden sayılır:
- Madenlerde, taşocaklarında yahut her ne şekilde olursa olsun yeraltında veya su altında çalışılacak işlerde işçilerin kuyulara, dehlizlere veya asıl çalışma yerlerine inmeleri veya girmeleri ve bu yerlerden çıkmaları için gereken süreler.
- İşçilerin işveren tarafından işyerlerinden başka bir yerde çalıştırılmak üzere gönderilmeleri halinde yolda geçen süreler.
- İşçinin işinde ve her an iş görmeye hazır bir halde bulunmakla beraber çalıştırılmaksızın ve çıkacak işi bekleyerek boş geçirdiği süreler.
- İşçinin işveren tarafından başka bir yere gönderilmesi veya işveren evinde veya bürosunda yahut işverenle ilgili herhangi bir yerde meşgul edilmesi suretiyle asıl işini yapmaksızın geçirdiği süreler.
- Çocuk emziren kadın işçilerin çocuklarına süt vermeleri için belirtilecek süreler.
- Demiryolları, karayolları ve köprülerin yapılması, korunması ya da onarım ve tadili gibi, işçilerin yerleşim yerlerinden uzak bir mesafede bulunan işyerlerine hep birlikte getirilip götürülmeleri gereken her türlü işlerde bunların toplu ve düzenli bir şekilde götürülüp getirilmeleri esnasında geçen süreler.
İşin niteliğinden doğmayıp da işveren tarafından sırf sosyal yardım amacıyla işyerine götürülüp getirilme esnasında araçlarda geçen süre çalışma süresinden sayılmaz.
- Tarafların akdettiği iş sözleşmesi, işveren tarafından haksız ve geçerli bir sebep olmaksızın feshedilmelidir. İşverenin haklı olarak iş sözleşmesini feshettiği durumlarda işçi lehine sonuç çıkmayacaktır. İşe iade davasının öncelikleri, iş sözleşmesinin feshinin haksız ve geçerli bir sebebe bağlı olmadığının tespiti olup bu uğurda işçinin işe geri iadesini sağlamaktır. Dolayısıyla iş sözleşmesi feshi, işveren tarafından ancak ve ancak doğru yönetildiği takdirde haklı sebeplerin varlığı halinde geçerli olacaktır. Doğru yönetilmekten kasıt; işverenin feshi ne şekilde gerçekleştirdiği hususudur. İşveren, fesih bildirimini yazılı yapmak zorunda olup fesih bildirimini gerekçelendirmekle yükümlüdür. Fesih bildirimini yaparken yalın ve açıklayıcı bir dil kullanmalıdır. Bununla birlikte işverenin, yazılı bildirimde bildirdiği sebepler dışındaki hususlara yargılama sırasında dayanamayacağı da unutulmamalıdır. 4857 sayılı İş Kanunu’nda hangi hallerin geçersiz fesih nedeni olarak sayılacağı düzenlenmiştir.
Feshin geçerli sebebe dayandırılması
Madde 18- Otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır. Yer altı işlerinde çalışan işçilerde kıdem şartı aranmaz.
Özellikle aşağıdaki hususlar fesih için geçerli bir sebep oluşturmaz:
- Sendika üyeliği veya çalışma saatleri dışında veya işverenin rızası ile çalışma saatleri içinde sendikal faaliyetlere katılmak.
- İşyeri sendika temsilciliği yapmak.
- Mevzuattan veya sözleşmeden doğan haklarını takip veya yükümlülüklerini yerine getirmek için işveren aleyhine idari veya adli makamlara başvurmak veya bu hususta başlatılmış sürece katılmak.
- Irk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, doğum, din, siyasi görüş ve benzeri nedenler.
- 74’üncü maddede öngörülen ve kadın işçilerin çalıştırılmasının yasak olduğu sürelerde işe gelmemek.
- Hastalık veya kaza nedeniyle 25 inci maddenin (I) numaralı bendinin (b) alt bendinde öngörülen bekleme süresinde işe geçici devamsızlık.
- İşe iade davası açabilecek olmanın son şartını ise, işveren vekili olmamak olarak değerlendirebiliriz. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinde tanımlara yer verilmiştir. Bahsi geçen maddede işveren vekili “İşveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan kimselere işveren vekili denir.” olarak tanımlanmıştır. İşçi, işveren vekili statüsündeyse işe iade davası açamayacaktır. İşçinin işveren vekili olduğu konusunda fiilen tespit önem arz etmektedir. İşveren adına hareket eden, yönetimi sağlayan ve hatta işçi alıp-çıkarma yetkisi olan bu kişiler bahsi geçen kanunda geçen işçi tanımına uymayacağından işe iade davası da açması mümkün olmayacaktır.
İşçi, işe iade davası açarken hangi sürelere uymalıdır?
Hukuk sistemimizde her hakkın belli bir kullanım zamanı öngörülmüştür. Bahsi geçen zamana hak düşürücü süre denilmiş olup bir hak, ilgili kanununda öngörüldüğü süre içinde kullanılmazsa o hakkın kullanımından vazgeçildiği anlamına gelineceği unutulmamalıdır. İşe iade davası için de 4857 sayılı İş Kanunu’nda hak düşürücü süre düzenlenmiştir. İlgili kanununun 20. maddesinin 1. Fıkrasında“İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde işe iade talebiyle, İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri uyarınca arabulucuya başvurmak zorundadır. Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamaması hâlinde, son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren, iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılabilir. Taraflar anlaşırlarsa uyuşmazlık aynı sürede iş mahkemesi yerine özel hakeme de götürülebilir. Arabulucuya başvurmaksızın doğrudan dava açılması sebebiyle davanın usulden reddi hâlinde ret kararı taraflara resen tebliğ edilir. Kesinleşen ret kararının da resen tebliğinden itibaren iki hafta içinde arabulucuya başvurulabilir.” denilmektedir. Bu madde hükmüne göre işçi, fesih bildiriminin kendisine tebliğinden itibaren 1 ay içerisinde işe iade talebi ile birlikte arabulucuya başvurmak zorundadır. Arabulucuya başvuru iş davalarında zorunluluk haline getirilmiş olup dava şartı olarak gözetilmektedir. Dolayısıyla, arabulucuya başvurmadan açılan iş davaları usulden reddedilecektir. Kesinleşen ret kararının tebliğinden itibaren 2 hafta içinde arabulucuya başvurmak yine mümkün olacaktır. Arabulucuya başvuran işçi, işveren ile anlaşamaması halinde arabuluculuk son tutanağının düzenlendiği tarihten itibaren 2 hafta içinde iş mahkemesinde dava açabilecektir.
İşçi ile işverenin, arabulucu aracılığı ile anlaşamaması akabinde açılacak olan işe iade davasında işçi, işe iadesi birlikte davanın sonuçlanması, kesinleşmesi tarihine kadar boşta geçen süre ücretini ve işe başlatmama tazminatını isteyecektir. Unutulmamalıdır ki boşta geçen süre ücreti, işçinin en fazla 4 aylık ücreti olabilecektir. İşe başlatmama tazminatı ise en az 4 ve en fazla 8 aylık maaş arasında bir ücret olarak kararlaştırılacaktır. İşe başlatmama tazminatı, adı üstünde ücret değil tazminat niteliğinde olup 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. İşe başlatmama tazminatı, işçinin işe başlatılmaması ile muaccel olup icra takibine konu edilmesi halinde faiz, temerrüt itibariyle yasal faiz olarak gündeme gelecektir. Önceden mahkeme kararlarında bahsi geçen işçi haklarının parasal karşılığı gösterilmezken, yeni yapılan düzenleme ile boşta geçen süre ücretinin ve işe başlatmama tazminatının parasal karşılığı belirtilmektedir. Davanın kabul edilip işçinin işe iadesine karar verilmesi durumunda, işçi kesinleşmiş mahkeme kararını tebliğ aldığı tarihten itibaren 10 iş günü içerisinde işverene başvurmalıdır. İşveren ise, kesinleşmiş mahkeme kararını tebliğ aldığı tarihten itibaren 30 gün içerisinde işçiyi, işe davet etmelidir. Yargıtay, 30. günde yapılan daveti samimiyetsiz görmektedir. İşe iade davasının kabulü halinde asıl olan, işçinin en geç 30 gün içerisinde işe başlatılmasıdır. Ancak, işveren tarafından yapılan feshin haklı sebebe dayandığı ve bu yönüyle işçinin, iş sözleşmesinin feshedilmesi geçerli görülürse davanın reddine karar verilir. Davanın reddine karar verildiği durumlarda, yargılama giderlerinin ve vekalet ücretlerinin davacı konumunda olan işçi üzerine bırakılacağı unutulmamalıdır.
Av. Merve Sena BOĞA
Trafik Kazalarında Araç Değer Kaybı Tazminatı Nedir Ve Hangi Koşullarda Talep Edilir?
Araç değer kaybı tazminatından kabaca bahsedecek olursak, aracın kazaya karışmadan önceki fiyatı ile kazaya karıştıktan sonraki fiyatı arasında fark oluşması durumunda talep edilebilen bir tazminat türüdür. Bu tazminat türü, araç sahiplerinin meydana gelen kaza sonucu araçlarını daha düşük bir fiyata satmasının ve bununla yetinmesinin önüne geçmektedir.
Kanunlarımızda hala daha net bir tanımı bulunmayan değer kaybı tazminatı istenebilmesi birtakım şartların varlığı halinde söz konusu olabilmektedir. Bu şartlar;
- Çift taraflı bir kaza olması şartı
Araç malikinin ihmali sonucu sert bir cisime çarptıktan sonra araç değer kaybı tazminatı talep edilemeyecektir. Değer kaybı tazminatını talep edebilmek için iki veya ikiden fazla aracın bir kazaya karışması gerekmektedir.
- Mağdur olan aracın, meydana gelen kazada %100 kusurlu olmaması şartı
Mağdur olan araç, meydana gelen kazaya %100 kendi kusuru ile sebebiyet vermiş ise bu durumda aracında oluşan değer kaybını talep edemeyecektir. Mağdur aracın tam kusurlu olmadığı takdirde ise, karşı tarafın kusuru oranında değer kaybı tazminatını talep edebilecektir.
- Meydana gelen kaza sebebiyle araçta hasar oluşması ve bu hasarın onarılması şartı
Kaza sonrası, araçta hasar oluşması ve bu hasarın giderilmesi yani onarılması gerekmektedir. Ancak onarıldıktan sonra araçta değer kaybı söz konusu olabilecektir. Mağdur araç onarıldıktan sonra belgelerin eksiksiz olarak alınmasına özen gösterilmelidir. Bahsi geçen belgelerin tam olması, hem zaman bakımından hem de değer kaybının tarafınıza eksiksiz olarak ödenmesi bakımından önem arz etmektedir.
- Meydana gelen kaza sonucu araçta oluşan hasarın ve onarımın, daha önceki başka bir kaza sebebiyle ortaya çıkmamış ve onarılmamış olması şartı
Kaza sonucu mağdur olan araç, daha önce bir veya birkaç kazaya karışıp, bu kazalardan dolayı aynı yerden hasar aldıysa ve onarıldıysa son kaza nezdinde değer kaybı tazminatı talep edemeyecektir. Kısaca anlatmak gerekirse, araçta meydana gelen hasarın ve onarımın yeni ortaya çıkmış olması gerekmektedir.
Hangi Araçlar Değer Kaybı Tazminatı Talep Edemez?
- Mini onarımların söz konusu olduğu ve aracın ikinci el piyasasında ekonomik olarak bir düşüş yaratmayacak onarımların olması halinde araç değer kaybı tazminatı istenemeyecektir.
- Çekme belgeli veya hurda belgeli araçlarda değer kaybı tazminatı istenemeyecektir.
- 01/04/2020 tarihinde yapılan değişiklikler kapsamında, tekerlekli, paletli, zırhlı toplumsal müdahale araçları, belediye otobüsleri, yol süpürme araçları, itfaiye araçlarında meydana gelen hasarlar yine değer kaybı tazminatının konusu olamayacaktır.
- Türkiye’de bulunan yabancı plakaya sahip araçların da kazaya karışması sonucunda meydana gelecek hasarlardan dolayı değer kaybı tazminatı istenemeyecektir.
Değer Kaybı Tazminatı İçin Kilometre ve Yaş Sınırlaması Var Mıdır?
20/03/2020 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan ve 01/04/2020 tarihinde yürürlüğe giren değişiklik ile araç kilometre ve yaş sınırı kaldırılmıştır. Burada dikkat çekilmesi gereken husus, aracın değer kaybetmesine sebebiyet veren kazanın 01/04/2020 tarihinde önce olması gerektiği değil, zorunlu mali sorumluluk sigortasının bu tarihten sonra yapılmış olması gerektiğidir. 01/04/2020 tarihinden sonra yapılan sigorta poliçesi varsa, aracın o an ki yaşı ve kilometresi önem arz etmeyecektir.
Bununla birlikte, 01/04/2020 tarihi itibariyle yürürlüğe giren başka bir hususa da dikkat çekmek isteriz. Bahsi geçen tarihten itibaren, araçta meydana gelen maddi hasarın, aracın rayiç bedelinin %2’sinin altında kalması halinde, değer kaybı tazminatı araçta meydana gelen maddi hasarın tutarını aşamayacaktır. Burada da yine kaza tarihi değil, poliçe tarihi önem taşımaktadır.
Araçta Oluşan Değer Kaybı Kimden ve Ne Şekilde Talep Edilmektedir?
Değer kaybı tazminatı, meydana gelen trafik kazasında kusuru bulunan tarafın sigorta şirketinden talep edilmelidir. Talep olmadan sigorta şirketi bu hususu re’sen gözetmez ve mağdur araç sahibine değer kaybı tazminatını kendiliğinden ödemez. Değer kaybı tazminatında temel prosedür, kusursuz olunan kısmın veya kusur oranında indirim yapılmış olan kısmın talep edilmesidir. Değer kaybı tazminatının talep edilebileceği sorumlular:
- Karşı tarafın sigorta şirketi
- İşleten sıfatı sebebiyle araç maliki
- Araç sürücüsü (Aracı o an kullanan kişi/Kazaya sebebiyet veren kişi)
Bu üç sorumlu arasında bir öncelik durumu söz konusu değildir. Üçü de müştereken ve müteselsilen sorumludur. Araç malikinin veya araç sürücüsünün değer kaybı tazminatı ödemesi durumunda kendi sigorta şirketlerine rücu ettirmesi haklı saklıdır. Sigorta şirketinin sorumluluğu bu anlamda sınırsız sorumluluk kapsamında bulunmaktadır.
Sigorta poliçelerinde her yıl rakamsal üst limit belirlenmektedir. Bu üst limit, sigorta şirketinin maksimum ödeyeceği miktarı yansıtmaktadır. O zaman akıllara şu soru gelecektir:
Çift taraflı gerçekleşen kaza sonucu, arabam 30.000 TL hasar görmüş ve değer kaybı da 15.000 TL olmuş olsun. (2021 yılında üst limitin 43.000 TL olduğunu varsayarak cevaplayalım.)
Bu durumda, sigorta şirketi 30.000 TL’yi ödedi diyelim. Geriye ödeyebileceği 13.000 TL kaldı. Fakat değer kaybı tazminatı 15.000 TL idi. Sigorta şirketi, değer kaybı tazminatının 15.000 TL olduğunu kabul etse dahi benim üst limitim 43.000 TL diyerek 13.000 TL daha ödeme yapar ve geri kalan 2.000 TL’lik kısmı ödemez. Fakat, kalan 2.000 TL için hem araç malikine hem de araç sürücüsüne kusuru oranlarında başvurulabilmektedir.
Karşı tarafın sigorta şirketine başvururken gerekli belgelerin toplanması, eksiksiz gönderilmesi, sigorta şirketi ile sözlü ve yazılı iletişime geçilmesi, sigorta şirketinin ödemeyi kabul etmemesi akabinde sigorta tahkim komisyonuna başvurulmasında veya genel hükümlere göre açılacak olan davaların takibi adına bu sürecin bir avukat tarafından takip edilmesi, sürecin kesintiye uğramaması ve zaman kaybı olmaması için daha faydalı olmaktadır.
Kişisel Verilerin Korunması Hukuku - İzmir KVKK Avukatı
Teknolojinin, özellikle internet ve sosyal medyanın gelişmesi Kişisel verilerin güvenliği ve korunması hususunda yeni düzenlemeler yapılması gerekliliğini de beraberinde getirmiş, bu doğrultuda 2016 yılında 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile birçok sektöre ilişkin kapsamlı düzenlemeler yapılmış ve temel hak ve hürriyetler doğrultusunda kişilerin her türlü kişisel verisi kanunen koruma altına alınmıştır.
Bu doğrultuda; uyulması gereken genel ilkeler, kişisel veri işleme şartları, veri sorumlusunun aydınlatma yükümlülüğü ve veri sahibinin hakları gibi birçok esasa ilişkin düzenlemeler kanun sistematiğinde mevcuttur. Peki ya “kişisel verilerin işlenmesi” nedir ve nasıl gerçekleşmektedir?
“Kişisel verilerin tamamen veya kısmen otomatik olan ya da herhangi bir veri kayıt sisteminin parçası olmak kaydıyla otomatik olmayan yollarla elde edilmesi, kaydedilmesi, depolanması, muhafaza edilmesi, değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesi, açıklanması, aktarılması, devralınması, elde edilebilir hâle getirilmesi, sınıflandırılması ya da kullanılmasının engellenmesi gibi veriler üzerinde gerçekleştirilen her türlü işlem” KVKK madde 3 tanımında “kişisel verilerin işlenmesi” olarak ifade edilmiştir.
Yine, Kişisel veri kavramını “Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak tanımlayan kanun, bu verilerin işlenmesini de ancak kanunda öngörülen usul ve esaslar çerçevesinde ve ancak belli ilkelere uyulması halinde mümkün kılmıştır. Bu ilkeler KVKK madde 4 hükmünde şu şekilde sayılmıştır;
1-hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olma,
2-doğru ve gerektiğinde güncel olma,
3- Belirli, açık ve meşru amaçlar için işlenme,
4- İşlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma,
5- İlgili mevzuatta öngörülen veya işlendikleri amaç için gerekli olan süre kadar muhafaza edilme
6098 sayılı Kanun yanı sıra, Anayasa’nın 20. Maddesi 3. Fıkrası ile de koruma altına alınan kişisel verilerin korunması hakkının gerçek kişiler, şirketler ve devletler nezdinde ne derece mühim ve hayati olduğu ortadadır. Hal böyle iken, gerçek kişiler nezdinde kişisel verilerinin hukuka aykırı olarak işlenmesi durumunda olduğu kadar özellikle hukuka aykırı ve ihlal yaratacak şekilde veri işlenmemesi hususunda konunun uzmanı bir avukat yardımı ile sürecin yönetimi şirketler açısından da büyük önem arz etmektedir. Zira, asıl yük veri sorumlusu yani veri işleyene yüklenmiş olup veri sorumlusunun herhangi bir hak ihlaline mahal vermemek adına mevzuat ile uyum sağlaması, yani öncelikli olarak uzman bir kadro aracılığıyla kendi bünyesinde bir denetim mekanizması oluşturması yerinde olacaktır. Aksi durumda Kişisel Verilerin Korunması Kurumu tarafından herhangi bir ihlalin tespiti, ihlali gerçekleştiren şirketler açısından hem maddi ve hem de manevi olarak büyük hasar yaratacak nitelikte yaptırımlara neden olabilecektir.
İdare Hukuku - İzmir İdare Avukatı
Kamu hukukunun bir dalı olan ve kamu gücünü elinde bulunduran idarenin işleyiş esaslarını düzenleyen idare hukuku, temelini Anayasa’dan almaktadır. İdare tarafından gerçekleştirilen iş ve işlemlerin muhatabı olan gerçek ve tüzel kişiler, söz konusu idari işlemlerde herhangi bir hukuka aykırılık bulunması halinde yetkili mercilere itiraz ederek veya dava yolu ile bu aykırılıkları giderebilecektir. Ancak toplum düzenini sağlamak gayesiyle kamu yararı çerçevesinde şekillenen ve idare ile kişiler arasındaki hak ve yükümlülüklerin dengelenmesini amaç edinen idare hukuku, mahiyeti gereği sıkı yazılılık esasına dayanmaktadır. Bu durum ise, idare hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümü safhasında gerçek ve tüzel kişiler açısından herhangi bir hak kaybı yaşanmaması için sürecin bir avukat ile takip edilmesini gerekli kılmaktadır. Ofisimiz, idare tarafından gerçekleştirilen işlemlerin hukuka uygunluk denetiminin yapılması amacıyla yürütülecek iptal davalarında olduğu gibi, söz konusu işlemin yol açtığı zararların giderimi adına açılacak tam yargı davalarında da müvekkillerini hem yerel mahkemeler hem de Bölge İdare ve Danıştay mahkemeleri nezdinde temsil ederek idare ve vergi hukuku alanında hukuki hizmet sunmaktadır. Kandemir&Boğa, yasal düzenlemeler çerçevesinde güncel uygulamalar ve denetim süreçleri hakkında yürüttüğü çalışmalar ile müvekkillerine hukuki danışmanlık hizmeti de sağlamaktadır.
Fikri ve Sınai Mülkiyet Hukuku
Fikri mülkiyetin konusunu oluşturan fikir ve sanat eserleri 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile koruma altına alınmıştır. Bu kanuna göre bir eserin fikir ve sanat eseri olarak kabul edilebilmesi için özgün, yenilikçi ve estetik değere sahip olması ile birlikte eser sahibinin özelliklerini yansıtması gereklidir. Fikri mülkiyet hakları, telif hakları ve sınai mülkiyet hakları olmak üzere iki ana gruba ayrılmaktadır. İlim, edebiyat, musiki, sinema ve güzel sanat eserleri telif haklarının konusudur. Marka, patent, endüstriyel tasarım, coğrafi işaret, bilgisayar yazılımları, alan adı gibi ayırt edici ad ve işaretlere haiz ürünler ise sınai haklara örnek olarak sayılabilir.Teknolojinin hızla geliştiği ve dolayısıyla ticari faaliyetlerin de oldukça yaygınlaştığı dünyada adil bir rekabetin sağlanması adına fikri mülkiyet hukuku kapsamında eser sahibine bazı haklar tanınmış ve belli şartlar altında başkalarının bu ürünleri kullanmasına sınırlamalar getirilmiştir. İnsan emeğinin bir ürünü olan bu düşünce ve sanat eserlerinin ülkelere sağladığı sosyo-kültürel ve ekonomik pay gözetildiğinde bu ürünlerin korunmasına ilişkin düzenlemelerin son derece önem arz ettiği kaçınılmaz bir gerçektir. Ofisimiz, fikri mülkiyet hukukundan kaynaklanan değerlerin korunması prensibi ile her türlü uyuşmazlıkta müvekkillerini temsil etmekle birlikte, henüz bir uyuşmazlık doğmadan önce, önleyici hukuk ilkeleri çerçevesinde güncel mevzuat ve doktrin derlemeleri ışığında müvekkillerine sözlü ve yazılı danışmanlık hizmeti de sunmaktadır. Eserin ortaya çıkması, kamuya sunulması ve tescili sürecinde müvekkillerine tam bir hukuki koruma sağlayan ofisimiz; fikri haklara ilişkin lisans, devir, temlik ve sair sözleşmelerin yapılması hususunda da etkin bir rol üstlenmektedir.
Tazminat Hukuku - İzmir Tazminat Hukuku Avukatı
Maddi tazminat ve manevi tazminat olmak üzere iki farklı türde ele alınan tazminat hukuku, hukuka aykırılık teşkil eden bir fiil sonucu meydana gelen zararın giderilmesini amaçlamaktadır. Malvarlığı değerleri gibi hesaplanması mümkün olan değerler maddi tazminatın konusunu oluştururken; acı, elem, ızdırap doğuran psikolojik zararlar ise manevi tazminatın konusudur. Tazminat hukukunun konusunu; kişilik haklarına saldırıdan, haksız fiilden, sözleşmeden, iş kazasından, trafik kazasından, tescil hakkından veya herhangi bir sebepten kaynaklanan uyuşmazlıklar oluşturabilecektir. Bu bağlamda zarar gören gerçek veya tüzel kişiler, uğradığı zararın tazmini için kendisini maddi veya manevi zarara uğratan gerçek veya tüzel kişiler aleyhine tazminat davası açabileceklerdir. Tazminat davasında zamanaşımı sürelerine uyulması, tazminat türünün belirlenmesi, tazminat hesaplamalarının yapılması ve delillerin titizlikle toplanması sürecin doğru bir şekilde yürütülmesi açısından önemlidir. Kandemir&Boğa tüm bu hukuki süreçlerin yönetiminde ve takibinde rol üstlenerek müvekkillerine hem yerel mahkemeler hem de üst derece mahkemeleri nezdinde sunduğu dava hizmetinin yanı sıra, sözlü ve yazılı danışmanlık hizmeti de sağlamaktadır.
İş Hukuku - İzmir İş Avukatı
Kandemir&Boğa, iş hukuku alanında müvekkil şirketlerin işçileri ile olan hukuki bağını düzenlemektedir. 4857 sayılı İş Kanunu’nda hüküm altına alınan hususları, müvekkil şirketlerin bünyesinde kullanmakta ve ileride oluşabilecek hukuki ihtilafların, uyuşmazlıkların önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Müvekkil şirketin, işçileri ile olan sözleşmelerini hazırlamakta, daha önce yapılmış olan sözleşme var ise onları yasaya uygun olarak revize etmekte, güncel değişiklikleri takip ederek müvekkil şirketi bilgilendirmekte, işçi özlük dosyalarının kontrolünü sağlamakta, müvekkil şirket aleyhine açılan davaları takip etmekte ve bunun gibi müvekkil şirket aleyhine gerçekleşecek her durumda avukatlık hizmeti sağlamaktadır. Kandemir&Boğa müvekkil işçi lehine olarak ise, hak ve sorumluluklar konusunda bilgi vermekte, iş sözleşmelerini incelemekte, müvekkil işçi tarafından açılacak olan iş davalarında işçiyi temsil etmekte, kıdem, ihbar tazminatlarını ve işçi alacaklarını hesaplamada ve bunların tahsil edilmesi ile ilgili işlemlerin yürütülmesinde etkin rol oynamaktadır. Avukatlık hizmetlerini müvekkillerin ihtiyaçları doğrultusunda en etkili ve her olasılıktan müvekkilini haberdar edecek şekilde yürütmekte olan Kandemir&Boğa, iş davalarında ve dava öncesinde gerçekleşen süreçlerde en iyi avukatlık hizmetini sizlere sunmaktadır. Bununla birlikte, iş hukuku kapsamında yazılı ve sözlü danışmanlık da verilmektedir.
Kira Hukuku - İzmir Kira Avukatı
Kira hukukuna ilişkin tüm süreçler ve davalar, Kandemir&Boğa’nın ilgi alanlarından bir tanesidir. Kandemir&Boğa, kira sözleşmelerinin hazırlanmasında, sözleşmenin geçerlilik süresi boyunca yönetilmesinde, sözleşmeden doğabilecek ihtilafların çözüme kavuşturulmasında, tahliye aşamalarında, kira borcunun ödenmemesi sebebiyle borçlu aleyhine yapılacak icra takiplerinde ve sözleşmenin feshi halinde etkin rol oynamaktadır. Günümüzde çoğu kira sözleşmeleri avukat eşliğinde yapılmamaktadır. Ancak gelinen noktada, kira sözleşmesinden çıkan ihtilaflarda avukattan destek alınmaktadır. Kira sözleşmesinin avukat tarafından hazırlanması ve tüm süreçlerin avukat tarafından yönetilmesi, hem müvekkilin daha fazla masraf yapmaması adına hem de istediğine kavuşması adına büyük önem arz etmektedir. Kira hukuku denilince akla yalnızca konut gelmemelidir. İşyeri, arsa, apartman, dükkan, daire, konut gibi kiracının kullanımına sunulan ve karşılığında da kiraya verenin belli bir bedel ettiği mal olarak düşünülmelidir. Dolayısıyla bu gibi kiralamalarda, kira sözleşmelerine ve doğabilecek ihtilaflara karşı önlem alınması gerektiği açıktır. Kandemir&Boğa, kira hukuku kapsamında genç ve dinamik ekibi ile avukatlık hizmeti sağlamakta olup yazılı ve sözlü olarak danışmanlık hizmeti vermektedir.
Gayrimenkul Hukuku - İzmir Gayrimenkul Avukatı
Kandemir&Boğa Hukuk Bürosu’nun ilgi alanları içerisinde bulunan taşınmaz yani gayrimenkul hukuku, toplumun hemen hemen her kesiminde karşılaşın uyuşmazlıklar içerisinde yer almaktadır. Gayrimenkul hukuku, 8049 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda yer alan Eşya Hukuku içerisinde düzenlenmiştir. Mülkiyet hakkına dayanan bu hukuk dalı, konut, arsa gibi taşınmaz nitelikte olan mallar için uygulanabilir olmaktadır. Bu kapsamda ortaya çıkabilecek ihtilafların önlenmesi Kandemir&Boğa’nın vermiş olduğu hukuki destek kapsamında yer almaktadır. İzmir genelinde ağırlıklı olarak faaliyet gösteren Kandemir&Boğa, müvekkilin mülk sahibi olduğu yer Türkiye’nin farklı bir ilinde ise de gerekli inceleme ve araştırmaları yapmaktadır. Gayrimenkul hukukuna ilişkin davalar, mülkiyet hakkını yani kişinin ayni hakkını kapsadığı için titizlikle ve en önemlisi profesyonellikle takip edilmelidir. Bu durumda, gayrimenkul hukukuna ilişkin davalarda kişinin kendisini bir avukat ile temsil ettirmesi önemli olmaktadır. Kandemir&Boğa, gayrimenkul hukukunu ilgilendiren sözleşmeleri bizzat hazırlamakta, müvekkilinin onayını alarak ilerlemekte, gerekli incelemeleri yapmakta, taraflarca imzalanan sözleşmeleri geçerlilik süresi boyunca yönetmekte ve sözleşmelerin feshinde etkin rol oynamaktadır. Dava aşamasına geçilmeden önceki tüm süreçleri titizlikle ve özenle takip etmektedir. Bununla birlikte, tapu müdürlükleri, belediyeler gibi ilgili makamlar ile ilişkilerini saygılı bir şekilde devam ettirmektedir. Gayrimenkul davalarında ise, davayı başından sonuna kadar dikkatle yönetmektedir. Kandemir&Boğa gayrimenkul hukuku kapsamında, imar hukuku, kira hukuku, medeni hukuk ve gayrimenkul hukuku gibi çeşitli dallarda faaliyet göstermektedir. İzmir’de avukatlık hizmeti vermekte olan Kandemir&Boğa, gayrimenkul hukuku ve bu alanın kapsadığı diğer dallarda yazılı ve sözlü danışmanlık hizmeti de vermektedir.